Kategori: Siyaset

  • Ümit Özdağ’dan Ortadoğu’daki duruma ilişkin çok ciddi uyarılar

    Ümit Özdağ’dan Ortadoğu’daki duruma ilişkin çok ciddi uyarılar

    Prof. Dr. Ümit Özdağ: Türkiye’nin çevresi ve içinde artan güvenlik tehditlerini ve AKP Hükümetinin yaptığı büyük milli güvenlik konusundaki hataları paylaşarak, ülkenin güvenliği için alınması gereken tedbirler konusunda Zafer Partisi’nin görüşlerini açıkladı.

    Özdağ açıklamasında şu cümlelere yer verdi;

    “İsrail’in sivil hedeflere yönelik yoğun hava saldırıları, Filistin ve Gazze’de büyük bir yıkım ve soykırıma dönmüştür.

    İsrail ordusunun Lübnan’a girmesi ile bu savaşta yeni bir cephe daha açılmış, yeni bir evreye gelinmiştir. İran’ın İsrail’e füze saldırısı ile savaş bölge dışı aktörleri içine çekecek bir aşamaya ulaşmıştır.

    ABD ve İngiltere desteğiyle gerçekleşen İsrail saldırganlığı dünyayı bir küresel çatışmaya sürüklemektedir.

    Netanyahu hükümetinin gerek Hamas ve Hizbullah lider kadrolarına yönelik saldırıları, gerekse Irak ve Lübnan’da İran’la ilgili hedeflere düzenlediği nokta operasyonlar ve son olarak Lübnan’a yönelik askeri harekat, İran’ın füze saldırısı ile cevap vermesi, İran’ı da içine alan bir bölgesel çatışma arayışıdır.

    Başka bir ifade ile Netanyahu açıkça İran’ı konvansiyonel savaşın içine çekmeye çalışmaktadır.

    ABD ve İngiltere’nin önümüzdeki günlerde İsrail’in yanında bu savaşın içine girmesi ile Gazze’de başlayan çatışmalar, bölgenin tamamını etkileyen bölgesel ve hatta Rusya ve Çin’in tavır almasıyla küresel bir savaşa dönüşebilecektir.

    Açalım: ABD’nin İran ile bir angajmana girmesi, Rusya-Ukrayna cephesi ve Pasifik’te Çin-Tayvan gerginlik bölgelerinde de yeni askeri çatışmaların başlamasını tetikleme potansiyeline sahiptir.

    Çin’in on yıllar sonra Pasifik’te kıtalararası balistik füze denemesi yapması, Rusya ve İran arasında yeni askeri işbirliği antlaşması hazırlıkları, artan gerginliğin bir sonucudur.

    Daha basit bir anlatımla; Gazze saldırısı ile başlayan kaos, bölgesel veya daha geniş çaplı savaş riskini içermektedir.

    Tarafların sahip oldukları nükleer yetenekler, riski daha da artırmaktadır.

    Türkiye, anılan çatışma bölgelerinin tam merkezinde yer alan jeopolitik konumuyla mevcut ve olası çatışmalardan çok olumsuz etkilenmektedir.

    Bu süreçte, AKP Hükümetinin yanlış politikaları Türkiye’yi çatışmaların içine çekebilecek riskler barındırmaktadır.

    Bu risklerin birincisi Erdoğan ve hükümetinin bölgeye bakışının mezhep eksenli olmasıdır.

    “Müslüman Kardeşler” temelli bu bakış açısı, Türkiye’yi Ortadoğu’nun mezhep savaşlarında taraf ve hedef yapma potansiyeline sahiptir.

    İsrail’in hedef aldığı gruplardan Hamas’a adeta sonsuz destek verirken, yeni açılan cephede Şii olduğu için Hizbullah’ın adını anmadan genel ifadeler ile değerlendirmeler yapılması geleneksel Türk dış politikası ile bağdaşmamaktadır.

    Erdoğan’ın bu bölgeye yönelik politikalarındaki tek çelişki, mezhep eksenli bakış açısı da değildir.

    İran, Yemen’de Husiler ve Lübnan’da Hizbullah’ın hipersonik füzeler ile İsrail’i hedef alması ile geniş çaplı bir “vekalet savaşı” yürütmektedir.

    Lübnan’a başlayan askeri harekat ve artan gerginliğe paralel olarak, İran’ın da hipersonik füzeler ile İsrail’i vurmuştur. Şimdi, İsrail buna karşı saldırı ile cevap verecek ve İsrail karşı saldırısını muhtemelen Rusya-Çin destekli İran saldırısı izleyecektir.

    Bu olasılık Malatya-Kürecik Radarını oldukça hassas bir konuma getirmektedir.

    Emir komutanın ABD subaylarında olduğu bu NATO radarının, İran’dan atılacak füzeler konusunda İsrail’i bilgilendirilmesinin ciddi sonuçları olması muhtemeldir.

    İran, muhtemel bir çatışmada Kürecik Radarının İsrail’e erken uyarı füze bilgilerini aktarması halinde bu radarı hedef alacaklarını daha önce ilan etmiş durumdadır.

    Bu bakımdan, Türkiye’nin çatışmaların tırmanması durumunda tarafsız bir tavır takınması ve Kürecik Radarından İsrail’e bilgi akışını durdurması gerekmektedir.

    Bu noktada özellikle sevgili Cumhur İttifakı seçmenlerine seslenmek istiyorum;

    AKP Hükümetinin bir yanda Gazze’ye destek nutukları atarken diğer yanda Kürecik Radarı vasıtasıyla İsrail’e bilgi aktarılmasına izin vermesi en hafif tabirle samimiyetsizliktir.

    Savaşın tırmanması durumunda İncirlik Hava Üssü de benzer kapsamda değerlendirilmeli ve buradan ABD uçaklarının İsrail’e lojistik destek sağlamasına izin verilmemelidir.

    Bölgesel ve küresel savaşın hızla gerektirdiği bir diğer önlem TSK’nın stratejik istihbarat üretme konusundaki yetersizliğidir.

    AKP hükümetleri asker hastaneleri ve askeri yargı yanında TSK’nın “Stratejik İstihbarat” yeteneğini de kapatmıştır.

    İsrail-Gazze savaşında İsrail’in Hamas ve Hizbullah lider kadrosuna yönelik operasyonları Türk halkının haklı olarak neden Cemil Bayık, Duran Kalkan ve Murat Karayılan gibi PKK’nın Öcalan’dan sonra en etkili isimlerinin öldürülmediği sorusunu sormasına neden olmuştur.

    Bunun nedeni AKP döneminde TSK’nın stratejik istihbarat yeteneğinin köreltilmesidir.

    Stratejik istihbarat gereksinimi kapsamında, Genelkurmay Elektronik Sistemler (GES) Komutanlığının yeniden TSK hizmetine alınması, sinyal istihbaratı üretiminde “gayret birliği sağlanması” bakımından hayati önemdedir.

    Son zamanlarda gelişim gösteren SİHA’lar “taktik seviye” ve “operasyonel seviye”de silah ve keşif sistemleridir.

    Pervaneli SİHA sistemlerinin bölgesel veya genel bir savaşta bekasının sağlanması ve stratejik gözetleme, keşif ve istihbarat üretimi için kullanılması mümkün değildir.

    Rusya-Ukrayna Savaşı, İHA/SİHA kullanımı ve oluşan stratejik istihbarat açığı konusunda önemli dersler içermektedir.

    Daha kısa süre önce Irak’ta iki ayrı bölgede SİHA sistemlerimizin kolayca vurulması, terörle mücadelede çok etkin olan bu sistemlerin konvansiyonel bir harpteki etkinliklerinin dikkatle değerlendirilmesini gerektirmektedir.

    Sonuç olarak, TSK’daki istihbarat kadrolarının aktif hale getirilmesi ve bütünleşik istihbarat gayretleri ile “Muharebe Sahası İstihbarat” yeteneğinin ivedilikle tesis edilmesi gerekmektedir.

    Stratejik askeri istihbarat ihtiyacı kadar acil olan diğer konu da özellikle Kara Kuvvetleri Komutanlığının “Kuvvet Yeterlilik” durumundaki zafiyettir.

    Daha basit bir ifadeyle, AKP hükümetinin askerlik süresini 6 aya indirmesi ve bedelli askerlik uygulaması ile askerlik görevini faturayla satışa çıkarması, asker sayısını görev yeterlilik düzeyinin altına çekmiştir.

    Halihazırda, askeri birliklerde mevcutlar sadece nöbet tutabilecek asgari yeterlilik düzeyindedir.

    TSK profesyonelliğe geçişi tamamlayamamış ve eksik mevcutlarla adeta “terhis edilmiş” ordu durumuna düşürülmüştür.

    Sadece sınır birlikleri ve iç güvenlik birliklerinde “görev yeterli” mevcutlar vardır. Bu birliklerin büyük bölümü halen Irak-Suriye bölgelerinde görevdedir.

    Nicelik yani asker sayısı kadar önemli diğer bir konu da nitelik konusudur. Sözleşmeli subaylar, uzman erbaşlar ve sözleşmeli erlerden oluşan sistemin “muharebe etkinliği” yeniden değerlendirilmelidir.

    Mevcut durumda, konvansiyonel birliklerin personel mevcutlarının 6 aylık askerlik süresi ve devamlı hale gelen bedelli askerlik ile asker sayısı ve muharebe etkinliği bakımından muharip düzeyde olması olanaksızdır.

    Değerli yurttaşlarım,

    Zafer Partisi olarak, bu gerçekleri toplumumuzla paylaşmayı, bir ulusal güvenlik meselesi ve vatan sorumluluğu olarak görmekteyiz.

    Özellikle 15 Temmuz kalkışması ve tek adam rejimine geçilen süreçte, TSK’nın içine düştüğü durumu; askeri liselerin, asker hastanelerinin ve askeri yargının kapatılmasını Zafer Partisi olarak sürekli gündeme getirdik.

    Gelinen noktada; Rusya-Ukrayna savaşı ve Gazze savaşının bölgesel ve hatta bir Dünya Savaşına evrilmesi ihtimali, ABD’nin Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Kesimi ile askeri işbirliği antlaşmaları yaparak Türkiye’yi adeta batı ve güneyden jeopolitik olarak kuşatması, Yunanistan’ın 22 ada ve adacığımızı alenen işgal etmesi karşısında AKP iktidarı ve ana muhalefet tarafının sessizliğini milletimize bir kez daha duyuruyoruz.

    Anılan risklere ilave olarak, memleketin 13-14 milyon kadar sığınmacı ve kaçak işgali altında olması, PKK, IŞİD ve FETÖ’ye ilave olarak yeni tarikat ve cemaatlerin etkinliği artırıp yeniden devlet içinde kadrolaşmakta olmaları, Türkiye’nin güvenliğine doğrudan ve birinci dereceden tehditler oluşturmaktadır.

    Biz Zafer Partisi olarak, bölgesel veya Dünya Savaşı riskinin oldukça belirginleştiği bu süreçte, ulusal güvenliğimizin iç siyasete popülist yaklaşımlarla daha fazla alet ve adeta kurban edilmesine karşı çıkıyoruz.

    Bu bakımdan “Milli Güvenlik Kurulunun” acil olarak toplanması ve muhalefet ile de işbirliği yapılarak, ulusal güvenliğe yönelik alınacak tedbirlerin milletimiz ile paylaşılması gerekmektedir.

    Zafer Partisi olarak, oluşan iç ve dış tehditler karşısında temel önerilerimiz şunlardır.

    1- Kuvvet komutanlıklarının yeniden Genelkurmay Başkanlığına ve Genelkurmay Başkanlığının ise Milli Savunma Bakanlığına bağlanarak komuta birliği sağlanması,

    2- Asker hastanelerinin yeniden görev öncelik bölgeleri dikkate alınarak hizmete alınmaya başlanması,

    3- Kuvvet yeterlilik durumu ve asker sayısının arttırılması,

    4- Konvansiyonel birliklerin eksiklerinin tamamlanması ve görev hazırlık seviyelerinin yükseltilmesi,

    5- İstihbarat kadrolarının seferi duruma uygun olarak aktif hale getirilmesi,

    6- SİHA/İHA’lardan oluşan taktik seviye keşif ve gözetleme yeteneklerinin stratejik elektronik sinyal istihbaratı ile gelişen zaman içinde “insan kaynaklı istihbarat” ile birleştirilmesi ve GES Komutanlığının tekrar Genelkurmay Başkanlığına bağlanması,

    7- Kürecik Radarının kontrolünün TSK’ya geçmesi, radarın gerçek amacı olan Avrupa’ya koruma görevini devam ettirirken, İsrail’e bilgi akışının durdurulması,

    8- İncirlik Üssünün jet üssüne dönüştürülmesi, NATO amaçları dışında ve özellikle İsrail’e lojistik destek verilmesine izin verilmeyecek şekilde görev bağlantılarının belirlenmesi,

    9- Suriye Arap Cumhuriyeti ile diplomatik temasların geliştirilmesi ve Geçici Koruma Statüsündeki Suriyelilerin tamamının geri dönüşü için hazırlıklara başlanması gerektiğini düşünmekteyiz.

    Değerli yurttaşlarım,

    Zafer Partisi olarak, devlet aklı ve devlet sorumluluğuyla anılan tedbirlerin alınmasına her düzeyde destek vermeye hazırız.

    AKP ve CHP’nin, ulusal güvenlik konusunda sorumlu ve işbirliği içinde davranmalarını bekliyoruz.

    AKP iktidarının “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen teğmenlerden intikam almak ve onları TSK’dan ihraç etmek yerine, yüzünü çatışma bölgelerine ve Ege adalarını işgal eden Yunan askerlerine çevirmelerini öneriyoruz.”

  • “Bugünün siyasetçileri 1974 ruhunu anlasın”

    “Bugünün siyasetçileri 1974 ruhunu anlasın”

    Muratpaşa Belediye Başkanı Ümit Uysal, Girne Belediyesi’nce bu yıl 23’üncüsü düzenlen Uluslararası Zeytinlik Zeytin Festivali için bulunduğu KKTC’de, kurucu cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın anıt mezarını ziyaret etti. Uysal’a, KKTC Kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın oğlu ve siyasetçi Serdar Denktaş eşlik etti.

    Başkan Uysal, dünyada siyasetle uğraşan, toplumuna liderlik etmek ve bu yolla topluma, insanlığa hizmet etmek isteyen herkesin merhum Cumhurbaşkanı Denktaş’tan öğreneceği çok şey olduğunu söyledi. Denktaş’ın hayatının dünyada olup biten her şeyin minyatür hikayesi olduğunu kaydeden Başkan Uysal, şöyle konuştu: “Hayatın içinde sürgün var, tutukluluk var, mücadele var, müzakere var, inanılmaz bir dirayet var. 1974 ruhunu, Kıbrıs’a, soydaşlarımızın hukukunu korumak için Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı merhum Bülent Ecevit’in, Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ın, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin ve burada yaşamını feda etmiş bütün şehitlerimizin, gazi olmuş bütün kahramanlarımızın buraya geliş yolunu en iyi temsil eden, en iyi anlayan, en iyi kavrayan siyasetçidir. Bir liderdi, bir büyük önderdi.”

    Barış Harekatı’nın 50’nci yılında, harekatın kararını veren dönemin Başbakanının, Türkiye Cumhuriyeti hükümeti üyelerinin, şehitlerin ve gazilerin o ruhunun, temizliğinin, iyi niyetlerinin, idealizmlerinin bugünkü siyasetçilere örnek olması gerekliliğinin altını çizen Başkan Uysal, “Anlamaya çalışsınlar. Buna çok ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum” dedi.

    Uysal, anıt mezar ziyaretinde şeref defterini de imzaladı.

  • “Suriyelilerin kendi ülkelerine döndüğünü göreceğiz”

    “Suriyelilerin kendi ülkelerine döndüğünü göreceğiz”

    AK Parti Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili Erkan Kandemir, parti genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında AK Parti 8. Büyük Olağan Kongresi’ne ilişkin açıklamalarda bulundu. Kandemir, “Coğrafyamız kritik bir süreçten geçiyor. Terör devleti İsrail, Filistin’de soykırım uygularken şimdi Lübnan’a saldırıyor. Dolayısıyla çatışmalar yavaş yavaş bizim sınırımıza doğru gelmekte. Bu İsrail saldırganlığının ülkemize yaklaştığı bir dönemde bölgemizde gerilim yükselirken, partimizin sorumluluğunun arttığını düşünüyoruz. Tecrübeleriyle, birikimleriyle, vizyonuyla Türkiye’yi bu ateş çemberinden uzak tutacak ekibin Cumhur İttifakı kadroları olduğuna inanıyoruz. Bakış açımızla yaklaşan 8. Olağan Kongremizi buradan ilham alarak başka bir anlam yükleyerek değerlendiriyoruz. Dolayısıyla sahada siyaset yapan ve milletle kucaklaşan kadrolar kadar dünyayı tanıyan, yaklaşmakta olan tehlikeleri gören, Türkiye’nin vizyonunu, özgüvenini, bizim Türkiye Yüzyılı olarak ifade ettiğimiz ufkunu paylaşabilecek arkadaşlarla oluşturduğumuz kadroların teşekkülü olarak kadrolarımızı gözden geçirip belli yerlerde kadrolarımıza yeni arkadaşlarımızın daveti olarak görüyoruz” ifadelerini kullandı.

    “Bizim kongrelerimiz kuşkusuz diğer siyasi partilerden farklı olarak yarışı ihtiva etmez”

    AK Parti’nin herkesin yer almak isteyeceği ve katkı vereceği bir siyasi hareket olduğunu söyleyen Kandemir, “Biz 14-28 Mayıs seçimlerinden sonra başlayan süreçte ekip olarak sandıklarda milletimiz ne söylemişse ders olarak önüne koyan, çalışan, bununla ilgili çok ciddi mutfak hazırlığı yapan bir siyasi kadroyuz. Sonrasında 31 Mart seçimlerinde milletimizin bize ne söylediğini iyi çalışan, bununla yüzleşen, varsa bir kusurumuz bu kusurları tartışan cesaretli bir kadroyuz. Bizler milletin kurduğu bir siyasi hareketiz. Milletin bize söylediklerini çok şeffaf bir şekilde konuşabilme, tartışabilme, varsa eksiklerimiz bununla yüzleşebilme cesaretini taşıyan bir siyasi hareketiz. Dolayısıyla 31 Mart’ta vatandaşımızın söylediği ve bize verdiği mesajı almış, bunun da gereğini yapmakta olan bir siyasi hareketiz. Bizim kongrelerimiz kuşkusuz diğer siyasi partilerden farklı olarak yarışı ihtiva etmez. Bizim kongrelerimiz bir kardeşlik havası içerisinde geçer. Arkadaşlarımız Türkiye ve partimiz adına daha iyiyi yapmak için birbirleriyle yarışırlar. Dolayısıyla bizim anlayışımız diğer siyasi partilerden farklı olarak bir koltuk ya da makam kapma yarışını içermez. Kongrelerimizde bir kardeşlik havasını göreceğiz. Fakat diğer tüm kongrelerden farklı olarak AK Parti Olağan 8. Kongresi sürecini Türkiye Yüzyılı iddiasını içeren bir dönemde yapıyoruz. Bu vizyonu, heyecanı, hayali paylaşan arkadaşlarla bir kardeşlik ikliminde kongre süreçlerimizi yürüteceğiz” dedi.

    “Sandıklarda görev alan arkadaşımızla genel başkan yardımcılarımız arasında hiçbir hiyerarşik fark yoktur”

    AK Parti’nin dünyanın en büyük sivil toplum kuruşlarından biri olduğunun altını çizen Kandemir, “AK Parti sadece üye sayısı itibarıyla değil, teşkilatının yaygınlığı itibarıyla da dünyanın en iddialı, en büyük siyasi hareketlerinden bir tanesi. Hem üye bağıyla hem de teşkilatta görev alarak sandığından mahallesine kadar bu yürüyüşe destek verdikleri bir siyasi hareket. Bizde sandıklarda görev alan arkadaşımızla genel başkan yardımcılarımız arasında hiçbir hiyerarşik fark yoktur. Bir görev dağılımı vardır. Bizim için en değerli arkadaşımız en uçta görev yapan, emeğiyle, gayretiyle bize destek veren arkadaşlarımızdır” diye konuştu.

    “Artarak Suriyelilerin kendi ülkelerine döndüğünü göreceğiz”

    Bir basın mensubunun Suriyelilerin geri dönüşü hakkındaki sorusu üzerine Kandemir, “Suriyelilerin geri dönmesiyle ilgili çok ciddi çalışmalar yapıyoruz. Sınırın öteki yakasında briket evler yaptık. Buralarda ticaretin canlandırılması, Suriyelilerin kendi topraklarına dönmesi arzumuz, isteğimiz. Bunu yaparken hem insani hem de uluslararası sorumluluklarımız var. Ama bir yandan da ülkemizin kendi içerisinde dengesi var. Özellikle Cumhurbaşkanımızın Suriye Devlet Başkanı ile bir araya gelme ve Suriye’nin kendi iç sorunlarını çözerek bir yol haritası çıkarmayla ilgili ısrarlı talebinin gerekçelerinden bir tanesi bu. Dolayısıyla artarak Suriyelilerin kendi ülkelerine döndüğünü göreceğiz” dedi.

  • “Künhü’l-Ahbâr, Osmanlı tarihinin birincil kaynakları arasındadır”

    “Künhü’l-Ahbâr, Osmanlı tarihinin birincil kaynakları arasındadır”

    Eyüpsultan Rami Kütüphanesi’nde Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı tarafından düzenlenen Gelibolulu Mustafa Âlî ve Künhü’l-Ahbâr’ın Tanıtım Toplantısı yapıldı. Toplantıya Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanı Coşkun Yılmaz, Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Başkanı Prof. Dr. Derya Örs, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Suat Donuk, çok sayıda katılımcı katıldı. Toplam 10 yazma nüsha 5 cilt halinde tenkitli metni hazırlanan Künhü’l-Ahbâr’ın ilk 2. cildi 2020 yılında, 3. cildi ise 2021 yılında yayımlanmıştı. Osmanlı tarihinin ele alındığı son iki cildi ise bu toplantıda kültür, ilim ve düşünce dünyasının kullanımına sunuldu. Protokol konuşmaları ile başlayan program, Bakan Ersoy ve beraberindeki heyet Gelibolulu Mustafa Âlî’nin eserlerinden yapılan yazma eser seçkisinin gezdi. Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanı Coşkun Yılmaz ise Bakan Ersoy’a Şifahane koridoru boyunca yer alan vitrinlerdeki eserlere dair bilgi verdi. Program, Gelibolu’lu Mustafa ve Künhü’l-Ahbâr üzerine yapılan panel ile devam etti. Panelde Gelibolulu Mustafa Âlî’nin Künhü’l-Ahbâr isimli eserinin 5 cilt halinde yayınlanması ile ilgili konuşmalar yapıldı.

    “450 bin eserin dijital görüntüsü üye olan herkesin evinden bile ulaşabileceği şekilde hizmete sunulmaktadır”

    Yazma Eserlerin Korunması Projesi neticesinde sayısallaştırma ve görüntü kalitesinin iyileştirilmesi çalışmalarının devam ettiğini dile getiren Bakan Ersoy, “Sayısallaştırılan eserler ‘Yazma Eserler Veritabanı’ adıyla geliştirilmiş bir platformda okuyucuya sunulmaktadır. Bu platformda hâlihazırda 616 bin eserin künye bilgisi, 450 bin eserin dijital görüntüsü yer almaktadır. Bu görüntüler, üye olan herkesin evinden bile ulaşabileceği şekilde hizmete sunulmaktadır. Belki de bu yoğun mesainin en değerli ödülü, en önemli noktası da burada yatmaktadır ki o nokta, söz konusu bütün bu eserleri ulaşılır kılarak toplumsal ilgiyi artırmaktır. Gelibolulu Mustafa Âlî Efendi’nin Künhü’l-Ahbâr eseri bu yolda attığımız en kapsamlı çalışmalardan biri olmuştur” dedi.

    “Künhü’l-Ahbâr, Osmanlı tarihinin birincil kaynakları arasındadır”

    Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı’nın bugüne kadar 307 cilt eser yayınladığını söyleyen Bakan Ersoy, “Toplam 10 yazma nüsha üzerinden beş cilt halinde tenkitli metni hazırlanan Künhü’l-Ahbâr’ın da ilk iki cildi 2020 yılında, 3. cildi 2021 yılında neşredilmiştir. Külliyatı tamama erdiren ve Osmanlı tarihinin ele alındığı son iki cildin neşri ise bu kıymetli toplantı vesilesiyle kültür, ilim ve düşünce dünyamızın kullanımına sunulmuş oluyor. Künhü’l-Ahbâr, Gelibolulu Mustafa Âlî Efendi külliyatı içindeki en kapsamlı ve muhtemelen en değerli eserdir. Kendisinin “rükün” olarak ifade ettiği dört bölümden oluşan eser Hazreti Âdem ile başlayan Peygamberler tarihinden 1596 yılında gerçekleşen Eğri Seferi’ne kadar ki Osmanlı tarihine uzanan muazzam bir dönemi içine alır. Peygamberlerin hayatları, birçok devlet adamı, âlim ve şairin biyografileri, hanedanların tarihleri, şiirler derken çok zengin bir kaynak vücuda getirilmiştir. Osmanlı Tarihi açısından Mustafa Âlî Efendi kendi asrındaki çok sayıda devlet adamı, âlim ve şair ile bizzat görüşüp onlardan aktarımlarda bulunduğu için Künhü’l-Ahbâr, özelde 16. Yüzyıl, genelde ise Osmanlı tarihinin birincil kaynakları arasındadır. Bu külliyatı okumadan ve incelemeden Osmanlı’nın en ihtişamlı asrını tam olarak anlamak ve yorumlamak zor olacaktır” şeklinde konuştu.

    “Mustafa Âlî Efendi hadiseleri araştırıp inceleyerek nakletmeye önem vermiştir”

    Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır” sözüyle konuşmalarını sürdüren Bakan Mehmet Nuri Ersoy, yazardan şöyle bahsetti: “Mustafa Âlî Efendi’de yüzyıllar öncesinde aynı hassasiyeti kendisine rehber edinmiştir. Mustafa Âlî Efendi sahih olmayan bilgiye itibar etmemeye, hadiseleri araştırıp inceleyerek nakletmeye, sahte bilgi ve hikâyelerden sakınmaya, olayları saptırmadan ve abartmadan nakletmeye önem vermiştir. Tarih ilmiyle uğraşan herkese de bu yolu öğütlemiş, kendisi de daha önceki tarihçilerin aktardığı bilgileri tetkik ederek eserlerinde nakletmiştir. Öyle ki en hacimli eseri olan Künhü’l-Ahbâr’ı kaleme alırken hadis külliyatlarına, biyografi ve ansiklopedilere; tarih, ahlak, siyaset, coğrafya, hukuk ve edebiyat alanlarından iki yüz civarında tarihî kaynağa başvurmuştur.”

  • Kasapoğlu yeni anayasanın kaçınılmaz olduğu söyledi

    Kasapoğlu yeni anayasanın kaçınılmaz olduğu söyledi

    Önceki dönem Gençlik ve Spor Bakanı, AK Parti İzmir Milletvekili Dr. Mehmet Kasapoğlu yeni yasama yılının açılışı dolayısıyla bir makale yayınlandı. Türkiye’s New Goals as We Enter the New Legislative Year (Yeni Yasama Yılına Girerken Türkiye’nin Yeni Hedefleri) başlıklı İngilizce yayınlanan makalesinde Kasapoğlu, yeni anayasa tartışmalarından Filistin’e, ekonomiden adalet sistemindeki reform çalışmalarına kadar birçok konuda düşüncelerini yazdı.

    “Anayasa öncelikli ihtiyacımız”

    Dr. Kasapoğlu makalesinde, “Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 28. Dönem 3. Yasama Yılı açılışı önceki gün gerçekleştirildi. Yeni yasama yılıyla birlikte parlamentonun öncelikleri ve hedeflerimiz ışığında ülkemizin yakın gündemi de şekillenmeye başladı. Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan yaptığı konuşmada hem Türkiye’nin iç gündemi, hem de küresel politikalara yönelik önemli mesajlar verdi. Bu mesajlar, parlamentomuzun sorumluluklarının daha da arttığı bir döneme girdiğimizin şifrelerini veriyor. Her zaman olduğu gibi Gazi Meclisimiz; sadece milletimizin değil, geniş bir coğrafyanın da umudu olmaya, küresel barış ve adalet mücadelesinde kilit bir rol oynayamaya devam edecek. Yeni yasama yılının en kritik başlıklarından biri, pek çok yetersizliklere sahip mevcut anayasanın değiştirilmesi. 12 Eylül darbesi sonrası oluşturulan mevcut anayasa, ülkemizin demokratikleşme sürecini ve toplumsal potansiyelini kısıtlayan bir yapıya dönüştü. Daha özgürlükçü, daha kapsayıcı ve daha uzlaştırıcı bir anayasanın inşası artık kaçınılmaz. Cumhurbaşkanımızın yeni anayasa konusuna dair kurduğu cümleler, esasında Türkiye’nin geleceği için atılacak kritik adımlara işaret ediyor. Çünkü mevcut anayasa, vesayet döneminin izlerini taşıyor, milleti gerçek anlamda kucaklayamıyor. 1982 anayasası, milletin iradesini tam anlamıyla yansıtmadığı gibi, toplumsal uzlaşıya dayalı yönetimin önünde de engel teşkil ediyor. Milletin iradesini yansıtan, günümüzün gerçekleriyle barışık bir anayasanın öncelikli ihtiyaçlarımızdan biri olduğu çok açık. Dolayısıyla bu mesele, sadece anayasa değişikliği değil, aslında bir zihniyet dönüşümünün de başlangıcı. Türkiye, geçmişin dar kalıplarını kırarak, geleceğe daha güçlü adımlarla yürümek zorunda. Yeni anayasa, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini genişleten, toplumsal barışı pekiştiren ve farklı kesimleri ortak paydada buluşturan bir belge olması gerekiyor. Uzlaşma kültürü ve iş birlikleri işte bu yüzden çok önemli. Tüm toplumsal kesimlerin ve siyasi partilerin öneri ve katkılarıyla hazırlanacak yeni anayasa, milletimizi kenetleyen bağların daha da güçlenmesini sağlayacak. Yeni yasama yılı, bu büyük hamlenin gerçekleştirilmesi için tarihi bir fırsat ve Türkiye Yüzyılı’na yakışır bir adım olacak.” dedi.

    “Filistin ve Gazze konusunda daha fazla inisiyatif alınacak”

    Makalesinde Gazze ve Filistin konusuna da değinen Kasapoğlu, “Bunun yanı sıra yeni yasama yılı, Filistin ve Gazze konusunda parlamentomuzun çok daha fazla inisiyatif alacağı bir dönem olacak. Çünkü İsrail’in Gazze’de sürdürdüğü katliam, sadece Filistin halkına değil, tüm insanlık onuruna yapılmış bir saldırıdır. Dolayısıyla Türkiye, bu süreçte yalnız kalsa bile sessiz kalmayacak. Gazze’deki masum insanların çığlıkları uluslararası arenada duyulmuyor. Batı ülkeleri ve uluslararası kamuoyu bu hukuksuzluğa yeteri kadar tepki göstermiyor. İsrail’in saldırgan politikalarının, Filistin halkını yok etmeye yönelik bir soykırım olduğu apaçık ortadayken, uluslararası toplumun büründüğü sessizlik kabul edilebilir değil. Türkiye’nin bu konuda sergilediği kararlılık; ahlakın, vicdanın ve hukuka bağlılığın gereğidir. Ayrıca Türkiye, küresel ve bölgesel barışın sağlanması ve insan haklarının korunması noktasındaki liderliğini sürdürmeye kararlı. Gazze’deki insanlık dramı ve Filistin halkının haklı davasını uluslararası arenada gündeme taşımaya devam edeceğiz. Cumhurbaşkanımızın ifadesiyle, Türkiye’nin bu gayretleri, insan onurunu savunma mücadelesi olarak tarihe geçecek ve 28. dönem 3. yasama yılı Türkiye’nin uluslararası düzeyde insan hakları ve barış için mücadele etmeyi sürdürdüğü bir dönem olacak. Yeni yasama döneminin en kritik başlıklarından bir diğeri ise ekonomide sürdürülebilir büyümenin sağlanması. Ekonomik büyüme ve mali istikrarın güçlendirilmesi için atılacak adımlar son derece önemli. Özellikle Merkez Bankası’nın döviz rezervlerinin Cumhuriyet tarihinin rekor seviyelerine ulaşması, Türkiye’nin finansal yapısının ve ekonomik istikrarının güçlendiğini gösteriyor. Ekonomik kalkınmanın her alanda sürdürülebilirliğini sağlamak noktasında parlamentomuz da üzerine düşeni yapmaya devam edecek. Sadece rezervlerdeki artış değil, ekonominin geniş tabanlı bir kalkınma sürecine girmesi ve halkın refah seviyesinin artırılması öncelikli çalışmalar arasında yer alacak. Ekonomik büyüme, toplumsal refahla buluşacak. Bu da milletimizin ekonomik kazanımlardan doğrudan faydalanması anlamına gelmektedir. Süreç içerisinde ihtiyaç duyulacak sosyal politikalar ve refahı artırıcı reformlar devreye alınacak. Bunun neticesinde de somut iyileşmeler hissedilmeye başlanacak. Yeni yasama yılında; enflasyonla mücadele, istihdamın artırılması ve vatandaşın alım gücünün korunması gibi konular, ekonomi yönetiminin ana odağını oluşturacak. Öte yandan yeni yasama yılıyla, toplumun her kesimine hitap edecek adalet ve sosyal reformlar süreci de başlıyor. Cumhurbaşkanımızın ifade ettiği gibi: “Adalet sisteminin güçlendirilmesi, yalnızca hukukun üstünlüğünü sağlamakla kalmaz, aynı zamanda devletin uzun vadeli gücünü ve halkın devlete olan güvenini pekiştirir.” İşte parlamentomuz da bu süreçte, toplumun adalet talebine cevap verecek yapısal değişiklikler üzerinde çalışarak, hem halkın refahını ve güvenliğini teminat altına alacak, hem de devlet ve millet bağının daha da güçlenmesi adına önemli adımlar atacak.” ifadelerini kullandı.

    “Türkiye’nin gündemi büyük hedefler ve fırsatlarla şekilleniyor”

    Kasapoğlu makalesini şöyle tamamladı: “Sonuç olarak yeni yasama yılına girerken Türkiye’nin gündemi büyük hedefler ve fırsatlarla şekilleniyor. Bu dönem, hem Türkiye’nin iç reformlarını hızlandırma, hem de dünya sahnesinde daha güçlü bir pozisyon alma noktasında önemli bir dönemeç olacak. Özellikle yeni anayasa çalışmalarıyla, özgürlükçü ve kapsayıcı bir yapının oluşturulması ülkemizin demokratik geleceğini güçlendirecek. Ekonomi ve adalet reformları da milletimizin refahı ve devletin bekası için çok daha önemli bir anlam ifade edecek. Bilindiği gibi adaletin güçlenmesi devletin varlığının en temel direklerinden biridir. Bu süreçte atılacak her adım, milletimizin huzurunu ve toplumsal düzeni güçlendirecektir. Türkiye, milletin refahını, adaleti ve güvenliği merkeze aldığı bu yeni yasama yılında, geçmiş yıllardaki kazanımlarını muhafaza ederken, daha güçlü bir geleceğe olan kararlı yürüyüşünü sürdürecektir. Bu vesileyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 28. Dönem 3. Yasama Yılı’nın parlamentomuza, ülkemize ve aziz milletimize hayırlı olmasını diliyor, Türkiye’nin yarınları için altın değerinde çalışmaların hayata geçirileceği bir dönem olmasını temenni ediyorum” ifadelerini kullandı.”

  • “Otizmli bireylerin istihdamını destekleyeceğiz”

    “Otizmli bireylerin istihdamını destekleyeceğiz”

    Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Reşat Moralı Toplantı Salonu’nda “Engelli ve Eski Hükümlü Hibe Desteği Çağrısı” konulu toplantı düzenlendi. Toplantıda konuşan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, insana hizmet etmenin ve insan kazanmanın kadim devlet geleneğinden miras kalan en değerli toplumsal reflekslerden birisi olduğu gibi toplum olabilmenin de bir gereği olduğuna vurgu yaparak, “Bu sebeple nüfusumuzun hangi kesimine hitap ederse etsin yürüttüğümüz politikaların temel felsefesini bu anlayış oluşturmaktadır. İnsanı topluma kazandıran en önemli sosyal araç ise hiç kuşkusuz çalışma hayatıdır. Bu minvalde yediden yetmişe tüm vatandaşlarımızın çalışma hayatında kendine uygun, iyi ve nitelikli işlere erişimini artırmak temel hedeflerimiz arasında yer alıyor” ifadelerini kullandı.

    “Engelli bireylerin işgücü piyasasına katılımını engelleyen fiziki, sosyal ve ekonomik bariyerleri kaldırmak ortak sorumluluğudur”

    Işıkhan, dünya genelinde ve Türkiye’de işgücü piyasalarının hızla değiştiğini, teknolojik gelişmelerin ve küresel dinamiklerin istihdamın yapısını ve gereksinimlerini yeniden şekillendirdiğini aktararak, şöyle devam etti:

    “Bu dönüşüm sürecinde toplumun tüm kesimlerinin ekonomik ve sosyal hayata tam katılımını sağlamak, sürdürülebilir kalkınma hedeflerimize ulaşmak için kritik önem taşımaktadır. Bilhassa çalışma hayatında özel politika gerektiren grupların istihdama etkin bir şekilde katılımı, hem sosyal adaletin tesisi hem de ekonomik verimliliğin artırılması açısından oldukça mühimdir. Engelli bireyler, bu gruplar içinde önemli bir yer tutmaktadır. Engelli kardeşlerimizin doğru fırsatlar ve destekler sağlandığında iş dünyasında büyük farklar oluşturacak potansiyele sahip olduğunu çok iyi biliyoruz. Bu potansiyeli ortaya çıkarmak için ise devlet, sivil toplum ve özel sektör olarak hepimize büyük görevler düşmekte. Engelli bireylerin işgücü piyasasına katılımını engelleyen fiziki, sosyal ve ekonomik bariyerleri kaldırmak hepimizin ortak sorumluluğudur. Burada toplanmamız vesilesiyle de içinde bulunduğumuz ekim ayının Serebral Palsi Farkındalık Ayı olarak tüm dünyada önemli bir konuyu gündeme taşıdığını da belirtmek isterim.”

    “Sadece 2023 yılında 35 binden fazla engelli vatandaşımızın iş bulmasına vesile olduk”

    Bakanlık olarak İŞKUR vasıtasıyla engelli bireylerin çalışma hayatına katılımını destekleyecek birçok hizmet sunulduğuna değinen Bakan Işıkhan, “2002 yılından bu yana yaklaşık 500 bine yakın engelli vatandaşımızın işe yerleştirilmesine aracılık ettik. Sadece 2023 yılında 35 binden fazla engelli vatandaşımızın iş bulmasına vesile olduk. Bu sayı, 2024 yılı itibarıyla 27 bine ulaşmış durumdadır. Ayrıca iş ve meslek danışmanlığı hizmetimizle de engelli vatandaşlarımızı kendilerine en uygun çalışma alanlarına yönlendirerek istihdamlarına katkıda bulunuyoruz. Bu kapsamda her engellinin bir iş koçu olacak diyerek, ‘Engelli İş Koçluğu’ uygulamasını başlattık. 2018 yılında öncelikle 8 pilot ilde hayata geçirilen uygulamamız, şu an 81 ilde ve 120 birimde aktif bir şekilde faaliyetlerini sürdürmekte” şeklinde konuştu.

    Bakan Işıkhan, İŞKUR’un en verimli istihdam politikalarından birisi olan Aktif İşgücü Programları’nın engelliler için de hayati bir öneme sahip olduğuna vurgu yaparak, şunları kaydetti:
    “İşbaşı eğitim programları ve mesleki eğitim kurslarına 2014 yılından bugüne kadar 65 binden fazla engelli vatandaşımızın katılım sağladığını görüyoruz. Hiç kuşkusuz çalışma hayatı aktörlerine yönelik motive edici teşviklerin artırılması ve istihdam ortamının iyileştirilmesi, en az doğrudan istihdam oluşturan projeler kadar önemli bir husustur. Özel sektör işverenlerinin çalıştırdıkları her bir engelli için asgari ücret düzeyindeki sosyal güvenlik primi işveren paylarının tamamı Hazine tarafından karşılanmakta. Engelli kontenjan açığı bulunan işverenlerle sürekli iletişim halindeyiz ve bu açıkların kapatılmasına özel bir gayret gösteriyoruz.”

    “Çalışan bildirim sistemi ile işleri daha da kolaylaştırmış olduk”

    Yakın zamana kadar engelli çalıştırma yükümlülüğü kontrolünün aylık işgücü çizelgeleri aracılığıyla yapıldığını belirten Bakan Işıkhan, “‘Çalışan Bildirim Sistemi kapsamında geliştirdiğimiz bir yazılımla bu belgenin il müdürlüklerimize verilmesi zorunluluğunu ortadan kaldırarak işleri daha da kolaylaştırmış olduk. Bu sayede işverenlerimizin engelli çalıştırma yükümlülüğünü otomatik olarak tespit ediyor ve işverenlerimizle iletişime geçilerek engelli açığının kapatılmasını sağlıyoruz. Halihazırda kontenjan fazlası dahil olmak üzere engelli doluluk oranlarımızın yüzde 90’lara ulaşmasından duyduğumuz memnuniyeti de ifade etmek isterim. Ayrıca kamu ve özel sektör iş yerlerimizde engelli kontenjanının üzerinde çalışan sayımız 12 bini aşmış durumda” diye konuştu.

    “Engellilere yönelik faaliyetler yürütenler, ilgili projelerini 6 aralık 2024 tarihine kadar il müdürlüklerimize teslim edebilecekler”

    Engelli ve eski hükümlülere yönelik hibe desteği proje başvurularını 18 Eylül itibarıyla başlattıklarını söyleyen Bakan Işıkhan, şunları aktardı:

    “Engellilere yönelik faaliyetler yürüten bütün sivil toplum kuruluşlarımız, işletmelerimiz, üniversitelerimiz, belediyeler ve kamu kurumlarımız ilgili projelerini 6 Aralık 2024 tarihine kadar il müdürlüklerimize teslim edebilecekler. Ayrıca kendi işini kurmak isteyen eski hükümlülere yönelik projeler de 6 Aralık tarihine kadar Adalet Bakanlığı’nın ilgili birimleri aracılığı ile il müdürlüklerimize iletilebilecek. Kendi işinin sahibi olmak her bireyin temenni edeceği bir istihdam şekli ancak girişimcilik özellikle engelli vatandaşlarımız gibi özel politika gerektiren gruplarımız için çok daha verimli bir çalışma yöntemi. Bu sebeple 2014 yılından bu yana uygulanan bu projeler sayesinde engelli ve eski hükümlü vatandaşlarımızın kendi işlerini kurmalarına yönelik ciddi adımlar atıyoruz. Engelli vatandaşlarımız tarafından hayata geçirilen projelere toplam 183 milyon TL kaynak tahsis edildi. Yine engelli vatandaşlarımızın mesleki eğitim ve rehabilitasyon projeleri kapsamında 67 milyon TL’nin üzerinde kaynak tahsis edildi.”

    “Engelli ve eski hükümlü vatandaşlarımızın istihdamına yönelik projelere 385 milyon kaynak aktarıldı”

    Eski hükümlü vatandaşlar tarafından hazırlanan projelere ise toplam 110 milyon TL kaynak sağlandığını ifade eden Bakan Işıkhan, “2014 yılından bugüne kadar toplamda, engelli ve eski hükümlü vatandaşlarımızın istihdamına yönelik projelere 385 milyon TL’nin üzerinde kaynak aktarılmıştır. Özellikle hibe destek tutarlarını yıllar içerisinde artırarak, daha fazla vatandaşımızın kendi işinin sahibi olması sağlıyoruz. 2014 yılında 36 bin TL olan hibe desteğini, 2024 yılında 400 bin TL’ye yükselttik. Engelli girişimcilik projelerinin yüzde 55’inden fazlasının tarım sektöründe yoğunlaştığını söyleyebiliriz. Aynı şekilde, eski hükümlü projelerinin de yaklaşık yüzde 68’i tarım sektörüne yöneliktir. Bu rakamlar bize, bir tarım cenneti olan ülkemizde, tarım ve hayvancılık sektörünün istihdam açısından ne kadar büyük bir potansiyel taşıdığını da göstermekte. Özellikle bu projeler, istihdamın artırılması ve kırsal kalkınmanın desteklenmesi açısından da önemli bir işlevi yerine getirmekte” dedi.

    “Otizmli bireylerimizi iş yerlerinde istihdam edecek işverenlerin projelerini destekleyeceğiz”

    Işıkhan, engelli hibe çağrılarına her yıl farklı bir temayla çıkmayı hedeflediklerini belirterek, “Bu kapsamda bu yıl hedef temamız otizmli bireylerimiz. Otizmli bireylerimizi iş yerlerinde istihdam edecek işverenlerin projelerini destekleyeceğiz. Temel amaçlarımızdan birisi de her yıl değişecek olan bu temalarımızla toplumsal duyarlılığımızı işgücümüze yansıtmak ve sosyal adalete katkı sağlamak. Bu hususta atılması gereken çok adımın olduğunun farkındayız. İnşallah bu konuda da elimizdeki tüm imkanları kullanacağız. Özellikle denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi, proje sahiplerine daha etkin rehberlik hizmetlerinin sunulması ve sürdürülebilirliğin sağlanması konusunda çalışmalarımız tüm hızıyla devam ediyor. Bu vesileyle kurumsal anlamda ulaştığımız başarılı sonuçlar ya da ulaşmayı hedeflediğimiz noktalar, ülkemizdeki engelli bireylere yönelik bütüncül kamu politikalarının bir başarısıdır” diye konuştu.

  • “TÜİK ile saha çalışmalarını başlatıyoruz”

    “TÜİK ile saha çalışmalarını başlatıyoruz”

    Bakan Göktaş, Ankara’da Danıştay Eğitim Tesisleri’nde düzenlenen Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Veri ve İstatistik Komitesi Toplantısı’na katıldı. İlgili kamu kurum ve kuruluşlarının yetkililerinin de katıldığı toplantıda konuşan Bakan Göktaş, küresel bir sorun haline gelen kadına yönelik şiddetin fiziksel, psikolojik ve ekonomik boyutlarıyla can yakıcı bir durum haline geldiğini belirterek, “Tüm bu boyutlarını göz önünde bulundurarak bu sorunla mücadelemizi ‘sıfır tolerans’ ilkesiyle büyük bir kararlılıkla sürdürüyoruz” ifadelerini kullandı.

    Bakanlık olarak başta kadın ve çocuklar olmak üzere şiddet mağduru her vatandaşın yeniden hayata tutunması için tüm imkanları seferber ettiklerini belirten Göktaş, “Bu çerçevede kadınların ekonomik ve sosyal hayata daha güçlü bir şekilde katılabilmesi için çeşitli destek programları sunuyoruz” diye konuştu.

    Yapılan araştırmalara göre şiddet davranışı üzerinde birçok faktörün etkili olduğunu vurgulayan Göktaş, “Bilimsel bulgular, çok boyutlu karmaşık yapıya sahip bu sorunun çözümü için çok katmanlı, çok faktörlü ve çok taraflı bir yaklaşım gerektiğine işaret ediyor. Bütüncül bir anlayış içerisinde bu faktörlerin her birinin hassasiyetle ele alınması, kadına yönelik şiddetin kök nedenlerinin anlaşılması ve ortadan kaldırılması için elzem. Yapılan çalışmalar gösteriyor ki, bu kök nedenlerden önemli bir tanesi de ‘bağımlılık’” açıklamasında bulundu.

    Komite üyeleriyle kadına yönelik şiddetle mücadelede veri ve istatistik konusunu sistematik bir şekilde ele alma hususunda önemli adımlar attıklarını söyleyen Bakan Göktaş, “Ocak ayında gerçekleştirdiğimiz ilk toplantıdan bugüne yürüttüğümüz teknik çalışmalarla resmi verilerin üretimi ve paylaşımına ilişkin bir yol haritası belirledik. Kadına yönelik şiddetle mücadele alanındaki temel idari kayıt verilerinin Resmi İstatistik Programı’na eklenmesi için gerekli girişimleri başlattık. Envanter oluşturma, veri kimliği ve kalitesi ile kapsamlı bir veri hazırlığı için bir çalışma planı hazırladık. Belirlenen yol haritası ve çalışma planı doğrultusunda komitemizin önümüzdeki dönemde sorumluluk alanları kapsamında çalışmalarını titizlikle yürüteceğinden eminiz” ifadelerini kullandı.

    Göktaş, bu süreçte “Şiddet Uygulayanlara Yönelik Psikososyal Müdahale Modelinin Geliştirilmesi” ve “İhtisaslaşmış Kadın Konukevlerinin Kapasitesinin Geliştirilmesi” adlı iki projeyi dün açıkladıklarını belirterek, “TÜBİTAK ile iş birliği içinde yürüteceğimiz bu iki projeyle kadına yönelik şiddetle mücadelemizi bütüncül bir şekilde ele alarak, veriye dayalı bir hizmet anlayışı geliştireceğiz. Bu iki projeyle aynı zamanda bilimsel bilgiyle harmanlanmış politika ve hizmet üretme noktasında önemli çıktılar elde edeceğiz. Türkiye’nin dört bir yanındaki üniversitelerimiz 15 Kasım’a kadar projelere başvuruda bulunabilecekler” dedi.

    “Türkiye’de Kadına Yönelik Şiddet Araştırması-2024” projesi çerçevesinde gelecek ay TÜİK ile saha çalışmalarını başlatacaklarını da kaydeden Göktaş, sözlerine şöyle devam etti:
    “Toplumsal farkındalığın artırılmasının her zaman önemli bir dönüştürücü güç olduğuna inanıyoruz. Bu çerçevede çeşitli kurumlarla iş birliğimizi güçlendirerek faaliyetlerimizi zenginleştirmek için çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Medyanın dönüştürücü gücünü göz önünde bulundurarak 14 Ekim’de bir toplantı gerçekleştireceğiz. ‘Kültür, Sanat ve Medyanın Dönüştürücü Gücüyle Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi Toplantısı’ ile medyada kadın temsilinin güçlendirilmesi, kullanılan dil ve şiddet konularında farkındalığın arttırılmasını hedefliyoruz.”

  • “Eylül enflasyonu beklentilerimizin üstünde”

    “Eylül enflasyonu beklentilerimizin üstünde”

    TCMB Başkanı Fatih Karahan, TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda küresel ekonomi, enflasyon, para politikası stratejileri ve aldıkları kararların finansal piyasalara etkileri, Türkiye’de enflasyona dair tespitleri ve enflasyonu kısa vadede yükselten unsurlar hakkında bir sunum yaptı. Karahan, sunumunun ardından komisyonda bulunan milletvekillerinin sorularını yanıtladı.

    “Ekonomi çevirmesi için sıcaklara ihtiyaç kesinlikle söz konusu değil”

    Karahan, sıcak para konusuna ilişkin muhalefet vekillerinin sorduğu soruları ilişkin geçmişe baktığımızda, dönem dönem bu tarz yatırımlarda yabancıların bazen kazandığını bazen de kaybettiğini belirterek, “Bu yatırımın doğasında var. Bunun dışında bakiyesi tabii ki dönem dönem değişiyor. Ama hiçbir zaman 20 milyar doları geçmedi swap bakiyesi. 16, 17, 18 milyar dolar civarında geziyor. Rezervinin seviyesini bugün açıkladım, 150 milyar dolar. 16, 17 milyar dolar burada oldukça küçük bir rakam olarak kalıyor. İkincisi de cari açının seviyesini de zaten sonunda gösterdim. O da 20 milyar dolar. Bu ayın açıklanan verisinde de 15 milyar dolara inmesi de bekleniyor. Yıl sonunda da bu civarlarda 20 milyar doların altında olacak. Geçen seneye göre oldukça düşmüş durumda. 60 milyar dolara yaklaşan bir görünümden söz ediyorduk. Ekonominin çevrilmesi için sıcakla paraya ihtiyacımız kesinlikle söz konusu değil. Bunu verilerle net bir şekilde söylemek istedim. Bunun ihtiyacımız yok. Ama tabii ki yatırımcı dönem dönem buraya yatırım yapabilir” açıklamasında bulundu.

    “Liyakat bizim için her şeyden önemli”

    Merkez Bankası’ndaki atamalara ilişkin sorulan soruları da yanıtlayan Karahan, “Liyakat bizim için her şeyden önemli. Bunu söylemek istedim. Atanan arkadaşlarımızın birçoğu daha önce yöneticilik yapan banka yöneticileri. Biz atarken kişilerin ne görüşünü biliyoruz ne siyasi eğilimini biliyoruz. Sadece performanslarına göre değerlendiriyoruz. Bazen yönetici olarak bazen de bireysel katkı verecek şekilde en iyi şekilde herkesten yararlanmaya çalışıyoruz. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası da zaten insan kaynağı olarak gerçekten Türkiye’nin en güçlü kurumlardan biri. Bunu da bu doğrultuda söylemiş olayım” dedi.

    “KKM’de 100 milyar dolarlık bir azalma söz konusu”

    Kur Korumalı Mevduata (KKM) ilişkin konuşan Karahan, 2023 yılı Ağustos ayında KKM bakiyesinin 143-145 milyar dolar civarda olduğunu belirterek, “Şu anda KKM bakiyesi 45 milyar doların altından indi. Yani yuvarlarsak 100 milyar dolarlık bakiyede bir azalma söz konusu. Bunun kademeli olması da önemliydi, rezerv görünümümüz de o zaman çok farklıydı. Bu nedenle biz bunu düzenlemeler yolunda yaptık ve bu düzenlemeleri dönem dönem gözden geçirerek yaptık. Bankalara verdiğimiz hedefleri ince ayarlar yaparak yaptık. Bugüne kadar da makro finansların istikrarını bozmadan, hatta tam tersini güçlendirerek bir taraftan rezerv biriktirirken bir taraftan da bir KKM bakiyesini doğru oranda Türk Lirasına çevirerek gerçekleştirdik” ifadelerini kullandı.

    “KKM, bakiyesi azalarak gelişmeler çerçevesinde devam edecek”

    KKM’nin neden bitirilmediğine ilişkin de konuşan Karahan, “Şu anda bakiyeyi bu aşama için doğru bulmuyoruz. Biraz daha azalması gerekiyor. Bu süreci biraz daha yönelttikten sonra değerlendirmemizi yeniden yapacağız. Ama bir süre daha bu düzenlemeler devam edecek. KKM, bakiyesi azalarak gelişmeler çerçevesinde devam edecek. Bunun kar zarar konusu konuşuldu. Geçen senenin zaten zararın ne kadarının KKM’den olduğunu şeffaf bir şekilde açıkladık. Bunun bir süreci var. Bir bağımsız denetimden de geçmesi gerekiyor. Biz o yüzden yıl içinde bir kar zararla ilgili sayı vermiyoruz. Sadece aydan aya bakiyeyi veriyoruz” şeklinde konuştu.

    “Eylül ayı enflasyonu beklentilerimizin üzerinde geldi”

    TÜİK tarafından açıklanan Eylül ayı enflasyonuyla ilgili değerlendirmelerde bulunan Karahan, Merkez Bankası’nın TÜİK ile aynı metodolojiyi kullanarak sahadan veri toplayarak bir endeks hesapladığını kaydetti. Karahan, “Bu ay içinde topladığımız verilerden ulaştığımız sayı yüzde 2,5. Piyasa beklentisi ise yüzde 2,2. Beklentimizin biraz üzerinde geldi TÜİK enflasyonu. İşlenmemiş gıda fiyatları bu ay beklentimizin üstünde geldi. Burada oynaklık oldukça yüksek. Birkaç aydır oldukça düşük geliyordu işlenmemiş gıda. Bu ay biraz yüksek geldi. Genel görünüme bakmak gerekiyor. Bunu Haziran ayında da söyledik. Haziran ayında enflasyon 1.6 geldi. Piyasa beklentisinin çok çok altındaydı. Tarih göstergeleri de olumlu seyrediyordu. İstediğimiz gibi olmasına rağmen biz o zaman ‘tek bir yerden çıkarım yapmak doğru olmaz’ demiştik. Enflasyon seviyesi yüksekken oynaklık yüksek olur. Bu dünyanın her yerinde böyledir. Aydan aya bazen yüksek bazen düşük gelebilir. İki yönlü oynaklık olur” değerlendirmesinde bulundu.

    “Para politikasında atacağımız adımları 2025 ve sonrasındaki hedefleri göz önünde bulunarak yapacağız”

    Politika faiziyle ilgili yönlendirmelere ilişkin konuşan Karahan, “Politika faizinde enflasyon yönelimine ve enflasyon beklentilerine bakıyoruz. Enflasyonun ana eğilimindeki düşüşe bağlı olarak para politikası duruşumuzu belirliyoruz. Burada tabii ki yurtiçi talepteki yavaşlama da enflasyon yöneliminde önemli. Fiyatlama davranışlarını takip ediyoruz. Bu da önemli. Enflasyon beklentileri tabii ki fiyatlama davranışlarını etkilediği ve harcama tarafını dilemediği için bizim için önem arz ediyor. Dolayısıyla oldukça fazla sayıda veriyi gözden geçirerek kararlarımızı bu doğrultuda alıyoruz. Ayrı bir enflasyonun ana eğiliminde olup para politikası duruşunu belirlerken burada yaşanacak belirgin ve kalıcı bir düşüşten emin olmak istiyoruz. Para politikası duruşu konusunda atacağımız adımları da sadece bu senenin hedeflerinde değil 2025 ve sonrasındaki hedeflerimizi göz önünde bulunarak yapacağız” diye konuştu.

    “Enflasyonun yüksek olduğu dönemde sene başında tahmin etmek oldukça zor”

    Merkez Bankasıyla OVP’deki enflasyon tahminlerinin farklı olmasına ilişkin Karahan, “OVP’de yer alan tahmin bu sene için söylemek gerekirse; yüzde 40 ile 45. Bu da merkez bankası hedef bandının içinde. Enflasyonun bu kadar yüksek olduğu dönemde enflasyonun tam olarak kaç olabileceğini sene başında tahmin etmek oldukça zor. Bu yüzden band da önemli. Bandın içinde kalacağını düşünüyoruz. Bunu tabi ki daha kapsamlı değerlendirmemizi enflasyon raporunda yapıyoruz” dedi.

    “ENAG TÜİK ve İTO verileri yeşil elma, kırmızı elma gibi farklı”

    Karahan, ENAG, TÜİK ve İTO verilerinin birbirinden farklı olmasına ilişkin, 3 endeksin farklı yöntemlerde çalıştığını belirterek, “Bu 3 endeks aynı şeyi ölçmüyor. Tamamen farklı şeyleri de ölçüyor. Aynı sayıları eklemek doğru değil. Yani bir elma armut kadar farklı değil ama belki yeşil elma kırmızı elma gibi. Aynı şey değil. Dolayısıyla birebir birilerini aylık olmasa da 12 aylık fazla, 6 aylık bazda takip etmesi doğru. Ama birebir aynı sayıları beklemek doğru değil. Çünkü ölçtüğü şeyler farklı, yani topladığı fiyatlar farklı. Aynı ürünlerin fiyatlarını toplanmıyor. Bölgeler farklı. İTO sadece İstanbul’da topluyor, TÜİK daha genel topluyor ve yöntem farklı. Mesela ENAG online topluyor. Onun için ciddi farklılıklar var” bilgilerini paylaştı.

    “Şu anda kupür çalışması yok”

    Yeni banknotların basılıp basılmayacağını ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Karahan, şu ifadelere yer verdi:
    “Burada bir kere, Merkez Bankası olarak bankalar ne talep ediyorsa biz emisyon işlemi çerçevesinde bunu kesintisiz olarak sağlıyoruz. Bankalar ATM’lere kendi tercihleriyle de doğrultusunda ve piyasa ihtiyaçları doğrultusunda kupür yüklemesini yapıyorlar. Tedavüldeki kupür kompozisyonuyla ilgili, değerlendirdiğimizi söylemiştim. Biz bunu nakit dışı ödeme araçlarındaki gelişmeleri de değerlendirerek bir karar aldık ve şu anda kupür çalışması yok. Mevcut kupürlerle devam ediyoruz ama dönem dönem değerlendirmeler yapıyoruz.”
    TCMB Başkanı Fatih Karahan’ın Plan Bütçe Komisyonu sunumu, soru cevap bölümünün ardından sona erdi.

  • Kamu atamaları Resmi Gazete’de

    Kamu atamaları Resmi Gazete’de

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın imzası ile yayımlanan karar ile birlikte Adalet Bakanlığında Bakan Yardımcılığına 3 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin 2 ve 3’üncü maddeleri gereğince Mehmet Yılmaz atandı. Ayrıca Danıştay Üyeliğine Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanlığı Güvenlik İşleri Genel Müdürü Yusuf Karaloğlu seçildi. Karaloğlu’nun Danıştay Üyesi olarak seçilmesinin ardından boşalan Cumhurbaşkanlığı İdari İşler Başkanlığı Güvenlik İşleri Genel Müdürlüğüne ise Hasan Yıldırım atandı.

  • MGK Bildirisi: “Türkiye Lübnan halkının yanındadır”

    MGK Bildirisi: “Türkiye Lübnan halkının yanındadır”

    Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde gerçekleştirilen Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Toplantısı yaklaşık 3 buçuk saat sürdü. MGK Toplantısının ardından İletişim Başkanlığı tarafından MGK Bildirisi yayımlandı.

    Bildiride, PKK/KCK-PYD/YPG, FETÖ ve DEAŞ terör örgütleri başta olmak üzere milli birlik ve beraberlik ile bekaya yönelik her türlü tehdit ve tehlikeye karşı yurt içinde ve yurt dışında azim, kararlılık ve başarıyla gerçekleştirilen operasyonlar ile son dönemde meydana gelen uluslararası gelişmeler hakkında kurula bilgi sunulduğu ifade edildi. Suriye topraklarında yuvalanan terör örgütlerinin etkisiz kılınmasına yönelik faaliyetlerin aralıksız bir şekilde sürdürüleceği ve milli güvenliğe halel getirebilecek herhangi bir plana veya oldubitti girişimine müsaade edilmeyeceği vurgulanan bildiride, ülkedeki ihtilafın, bölge ile Suriye halkının menfaati ve beklentileri istikametinde çözüme kavuşturulmasına yönelik gayretlerin artırılacağı belirtildi.

    Irak ile başta PKK/KCK-PYD/YPG olmak üzere ülkeler için müşterek tehdit oluşturan terör örgütleriyle mücadelede iş birliğini ilerletme konusundaki kararlılığın teyit edildiği ifade edilen bildiride, “Kardeş Irak halkının güvenliğine, huzuruna ve refahına atfettiğimiz önemin altı bir kez daha çizilmiştir” ifadelerine yer verildi.

    “İsrail’in insanlık dışı saldırıları karşısında, Türkiye’nin milleti ve devleti ile kardeş Lübnan halkının ve hükümetinin yanında olacağı teyit edilmiştir”

    Filistin halkının bir yıldır tüm dünyanın gözleri önünde maruz kaldığı soykırımın durdurulması ve Filistin’de kalıcı ateşkes ve barışın gecikmeksizin sağlanması yönündeki Türkiye’nin kararlı çabalarının yanı sıra uluslararası gayretlerin de artırılarak sürdürülmesi gerektiği kaydedilen bildiride şu ifadelere yer verildi:
    “İsrail’in çatışmaları Orta Doğu’ya yayma hedefiyle Filistin topraklarının ötesine yönlendirdiği saldırıların engellenmesi hususunda, başta birleşmiş milletler güvenlik konseyi olmak üzere mesuliyet mevkiinde bulunan aktörlere bir an evvel harekete geçme çağrısında bulunulmuştur. İsrail’in insanlık dışı saldırıları karşısında, Türkiye’nin milleti ve devleti ile kardeş Lübnan halkının ve hükümetinin yanında olacağı teyit edilmiştir. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ni istenmeyen kişi ilan ederek ülkeye girişini yasaklaması, İsrail’in hukuk tanımazlığının son örneği olarak kınanmıştır.”

    Bildiride ayrıca, Türkiye’nin, Akdeniz ve Ege Denizi’nde kalıcı istikrar ve huzurun tesisi marifetiyle iş birliği zeminleri geliştirilmesine yönelik samimi yaklaşım ve gayretlerinin suistimaline izin vermeyeceği belirtilirken aklıselimle hareket edilmesinin en doğru tercih olduğu vurgulandı.